Beykent Üniversitesi Psikoloji Kulübü

Bazı şarkılar vardır; yalnızca kulağa değil, doğrudan bedene dokunur. Kalp avuçların içine alınmış da sıkılıyormuş gibi hissedilir. Bazen kalp yerinden kopup mideye iner; orada bir ağrıya dönüşür, zonklaması artar, parçalanacakmış gibi olur ve yavaşça boğaza doğru ilerler. Ne yutkunmak mümkündür ne de o parçaların boğazdan geçmesi. Bir düğüm oluşur; defalarca yutkunulsa da çözülmez.

 

Gözlerden yaşlar akar, yanaklardan boyna doğru. Beden, suyun mucizesine inanır gibidir. Boğazdaki doluluk suyla temas ettiğinde aniden kollar boyunca iner; parmak uçlarına ulaşır ve her bir parmaktan dışarı taşar sanki. Eller titrer, soğur, uyuşur. Kalbin sökülmesi tamamlandığında ruh, bir denizin içine boşalmış gibidir. Belki de beden, taşıyamadığı duygulara dar gelmiştir.

 

En sonunda bir çınlama kalır. Denizin derinliklerinden, güneşin bile ışıklarını ulaştıramadığı o karanlık çukurdan gelen bir ses. O sese doğru gidildiğinde nefesin yetip yetmeyeceği bilinmez; çünkü boğazda hâlâ kalbin parçaları vardır ve zihin terk edilişin şokunu yaşamaktadır. Yine de düşünce oraya kayar: Belki de önemli olan o sese ulaşmak değildir; ona giderken karşılaşılan şeylerdir.

 

Bazen ölümü hissetmek, denizin dibine dalarken suyu bedende hissetmek kadar özgür olabilir. Derinlere inildikçe karşılaşılanlar korkutucu olduğu kadar büyüleyicidir. Nefes giderek azalır. Birinin tutup çekeceği umuduyla güneşin son ışınlarına bakılır; ama yine de inatla derinlere dalınır. Çünkü merak ağır basar. Ait olunduğu hissedilen, hiç görülmemiş ve bilinmemiş bir yer, ısrarla çağırır.

 

İnsan bazen bilinmeyene yönelir. Çünkü bilinmeyen, kaybedilen bir duygunun izini taşıyor olabilir.

 

Ölmeden önce hayatın birkaç saniyede gözlerin önünden geçtiği söylenir. Belki de bu yüzden, insan en ağır anlarda hep küçük sahnelere savrulur. Büyük kırılmalar değil; kimsenin önemsemediği ayrıntılar belirir zihinde.

 

Bir pazar sabahının sessizliği gelir mesela. Evde kimse tam uyanmamıştır. Perdeler yarı aralıktır; dışarıdan sızan solgun ışık odanın köşelerine usulca yayılır. Çamaşır kokusu, yeni demlenmiş çayın buğusu, soba ya da kaloriferin çıkardığı o tanıdık ses… İnsan neden tam olarak mutlu olduğunu bilmeden güvende hisseder.

 

Bazen bir okul günü belirir. Çantanın içinden çıkan yiyeceklerin kokusu sınıfa yayılır. Mandalina soyulurken kabuğundan fışkıran o keskin koku, ellerde kalır. Silinse de gitmez. Yıllar sonra aynı mandalina yenir ama o koku eksiktir. Aynı şey değildir. Çünkü eksilen koku değil, o sıradaki dünyadır.

 

Kimi zaman yaz akşamları hatırlanır. Sineklerin vızıltısı, balkondan gelen serinlik, sokaktan geçen bir arabanın sesi. Veya çocukken oynanan oyunda kurulan hayaller… Hiçbirinin büyük bir anlamı yoktur; ama hepsi bir bütündür. Beynin “mutluluk” diye arşivlediği şey, çoğu zaman tam da bu sıradan anlardır.

 

Belki de bugünün duyguları bu kadar ağır gelir. Çünkü geçmişte mutluluk, güven ve aitlik daha basit şeylerde saklıdır. Bir koku, bir ışık, bir pazar günü.

 

İnsan derinlere indikçe şunu fark eder: Aradığı şey yeni bir yer değil, bir zaman duygusudur. Kaybolmuş bir aitlik hissi. Ve bilinmeyen dediği yer, belki de yalnızca oraya en son kendisiyle birlikte indiği zamandır. Belki de denizin dibi, göremediklerimiz ve ait hissettiğimiz o yer; mutluluktur. Ve insan, bazen bütün acısına rağmen, sadece oraya yeniden yaklaşabilmek için derinlere dalmayı göze alır.

 

İnsan bazen iyileşmek için değil, acısını tam olarak hissedebilmek için derinlere iner.