Beykent Üniversitesi Psikoloji Kulübü

Gün doğar, kış geçer; ayaz kesilir ve güz koca bavuluyla şehri terk ederken bahar evin en güzel yerine asar tablosunu. Aylar, yıllar, asırları takip eder bu zamansız örüntü. Nice nefesi, nice hikayeyi sığdırır içine.. Bu örüntünün içindeki kimi nefesler bir devrin doğuşuna şahitlik ederken kimileri en sevdiklerini bırakır ardında bir nefes daha yaşatabilmek için. Bazılarının “Her şey artık daha güzel olacak!” diye vardığı eve bazıları “Daha kötü ne olabilir?” diyerek varır.

Güneş herkese aynı yerden doğmaz. Dünya bile iki kutbuyla dönerken güneşin etrafında, bugün burada bizlere doğan güneş bir başka ülkede kışın en soğuk gecesini yaşatır halkına. Hal böyleyken insanoğlu her ana, her yere ve her duyguya sığabilir; tüm benliğiyle, birilerinin ya da bazı hatrı sayılır anların gönlü olsun diye her cephede savaşabilir mi?

Farkında olmadan  altına girdiğimiz sorumluluklar bir yana olmayı seçtiğimiz ve gerçekleştirmeyi umduğumuz kendimizi her ana, her duruma uydurmaya çalışırız hayatımız boyunca. Her kalıba sığan, “uyumlu” biri olmak artık karakterimizi ele geçirmeye başladığında binbir zorluklarla inşa ettiğimiz o eşsiz ruh herkese en sevdiği çiçeği bulmak ve vermek için çabalayan zavallı bir çiçekçiye dönüşür. Kendi sevdiği çiçeği bile bilmezken tüm enerjisini başkalarının sevdiği çiçekleri bulmaya harcar. Bir başkasını mutlu ettiği yerde kendi mutluluğu başlıyordur belki, pek tabii olabilir fakat gel görelim bir başkasının mutluluğunun altında kendi neşesini bile hatırlayamayacak kadar saklanmak bir kayboluşu kabullenmekten başka bir şey değildir.

Farklı olduğu kadar vardır insan, kimi zaman ak denilene kara; kimi zamansa gök denilene yer dediği kadar eşsizdir. Hissettiği her duyguyu tüm detaylarıyla bir başkasından farklı hissetmesiyle özeldir, özüne işlemiş her duyguyu yana yakıla hissederken göğsünü daraltan en ücra duyguları ise duvarlarının dışına atar. Kabul ettiği duyguların uyaranlarına mahzur kalmayı seçmek daha kolaydır her zaman. Üzgün olduğunda depresif şarkılara, romantik bir manzaraya kaçmak; mutluluktan havalara uçuyorken aklına gelen ya da gelmeyen herkesle bunu paylaşmak ya da trafikten geçilmeyen metropol caddesinin tam ortasında dans etmek.. Tüm bunlar insanı hissettiği duygulara bağlayan ve ona yaşadığını hissettiren anlar. Bu anların yanında içine sığamadığımız, o an orada olmak istemediğimiz, belki de hissetmek istemediğimiz duygulara zorlandığımız anları da sığdırıyoruz hayatımızın içine. Hiç kimse ile görüşmek istemediğimiz zamanlar toplantıdan toplantıya, dersten derse koşuyor; kolumuzu kıpırdatacak halimizin olmadığı günler kollarımız kopana kadar çalışmak zorunda kalıyoruz. Kendimize kalmak isterken bir anda birden fazla parçaya bölünüyor, topluma karıştığımız gibi onlarca sıfat yüklüyoruz sırtımıza. Bazen bir yaya, bazen öğrenci, evlat, anne, kadın.. Tüm bu sıfatların sorumlulukları altında açılan her cephe öyle çatışmalarla geliyor ki insanın karşısına, ne bir cephede kalıp savaşa devam edebiliyor, ne de kaçıp bir başkasına gidebiliyor. Bir hendeğin arkasında sessizce duruveriyor, fark edilene ya da düşüne dek.

Üzerimize aldığımız her sorumluluk hırkasını mükemmel taşımak zorunda değiliz. Olduğumuz kişiyi, özen ve acıyla oluşturduğumuz benliğimizi kaybetmeden içerisinde göz kamaştırıcı göründüğümüz her sorumluluk hırkasını taşımaktan gurur ve mutluluk duymalıyız. Bizi biz gibi hissettirmeyen hiçbir yerde kalmaya, ait hissettirmeyen hiçbir hırkayı giymeye ihtiyacımız yok. Her duyguyu hissedebilir, yaşayabilirsin fakat her cephede savaşamazsın.