Yılın hangi dönemi olursa olsun, takvimler Aralık ayını göstermeye başladığında içimizi saran o tatlı heyecanı hatırlıyor musunuz? Özellikle de o sihirli geceyi: Yılbaşı! Büyüdükçe hayatın ritmi değişse de, çocukluğumuzun ailemizle geçen yılbaşıları, ruhumuzun en sıcak köşesinde sakladığımız, paha biçilmez hazinelerdir.
Çocukluk yılbaşılarının en güzel yanı, gecenin kendisinden çok hazırlık süreciydi. Evin her köşesini saran o keskin tarçınlı elmalı kurabiye kokusu, annelerimizin özenle hazırladığı, bir yıllık hasretin ardından masaya dizilen o özel tarifler, ailecek hazırlanan süslemeler olurdu.
Evin en önemli köşesine kurulan çam ağacına, titizlikle asılan süslerimiz vardı. Belki bir tanesi kırık, belki bir diğeri yıllanmış ama her biri bir hikâye taşıyan o rengârenk toplar, ışıl ışıl parlardı.
Yılbaşı sofraları, sadece yemek yenilen yerler değil, aynı zamanda aile bağlarının en güçlü olduğu anlardı. Bütün aile bireylerinin bir araya geldiği, kahkahaların havada uçuştuğu ve en önemlisi, dedelerimizin anlattığı hikayelerle sofranın şenlendiği o geceler...
Oynanan tombala oyunu,
birinci çinko olunca yükselen çığlıklar, içimizden biri TOMBALAAA diye bağırınca asılan suratlar, saniyeler sonra kahkalarla aydınlanırdı.
Akşam yemeğinden sonra, ailece televizyon karşısına kurulurduk. Yılbaşı özel programları, müzik yarışmaları, komik skeçler ve elbette o unutulmaz "Geri sayım!" anı. Herkesin neşeyle beklediği, belki de o yılın en uzun dakikalarıydı.
Gecenin en zirve anı, tabii ki saatler 00:00'ı gösterdiğinde yaşanırdı. Herkesin birbirine sarılıp "Mutlu Yıllar!" dilemesi, gecenin en huzur dolu anlarıydı. Bu sarılmaların gücü, bütün bir yılın stresini alıp götürürdü.
Çocukluğumuzun yılbaşıları, basit ama derindi. Bize, ailemizin hayatımızdaki en büyük hediye olduğunu sessizce hatırlatan, sevgi ve aidiyet duygusuyla dolu gecelerdi.
