SESSİZLİĞİN İÇİNDEKİ MELODİ
Hayatımızın herhangi bir anının tamamiyle sessiz, gürültüden uzak olduğunu düşünebiliyor musunuz? Ya da böyle bir anın gerçekten var olduğunu? Belki uykumuzun gün içerisinde sessizliğe en yakın olduğumuz an olduğunu söylemeye yeltenebiliriz fakat o zaman bile zihnimizin kendi tiyatrosunu oynadığını var sayarsak cevabımız, bizi istediğimiz sonuca götürmüyor. Gözlerimizi dünyaya ilk açtığımız andan beri hayatımız koca bir ses okyanusunun içerisinde dalgalanıyor. İnsanların günlük hayatının karmaşa ve gürültüsünün yanı sıra doğanın melodileri de bizlerden bağımsız bir tını oluşturuyor. Bizler konuşmasak, herhangi bir ses karmaşasının içerisine dahil olmasak bile onların oluşturduğu ses demeti yaşadığımız dünyayı güzelleştirmeye devam ediyor. Bu ses demetleri ise bizlere çoğu zaman huzur ve mutluluk gibi duygular olarak geri dönüyor.
Var olduğundan beri sese alışmış, doğal bir bağışıklık geliştirmiş olan insanoğlu için aslında tam anlamıyla bir sessizlik ölümle eş değer. Bu yüzdendir ki bir melodi, hayatımızın her anında var olmaya devam eder; kimi zaman bir gürültünün, kimi zamansa ağır ve yalnız bir sessizliğin arkasına saklar kendini.
Anlaması ve anlamlandırması en zor melodidir sessizlik. Görüntüde yokluk ile eş değerdir fakat özünde en az bir gökkuşağı kadar renkli ve derindir. Kırılan ışıkları, verdiği esleri... Koca bir sahnenin başrolüdür sessizlik ve bizler onun sahnesinde çoğu zaman bir figüranı canlandırırız.
Genellikle yalnızlık, kasvet, hüzün gibi kelimeler ile kol kola gezdiği sanılır sessizliğin. Oysa sessizlik, herkesin söyleyecek bir sözü olduğu günümüz dünyasında nefes almak için uğradığımız, yolumuzun üzerine denk düşmüş bir durağa benzer. Kendimize ulaşacağımız yolun en sade ve süsten uzak kısmıdır, yolları engebeli değildir ya da çakıl taşları yoktur. Bize yaşadığımızı, başkalarına kulak verebilecek kadar kabuğumuzdan çıktığımızı, kendimizi dinleyebilecek kadar cesur ve hala daha zihnimizle mücadele edebilecek kadar güçlü olduğumuzu gösterir.
Kimilerimizin gözünde sessizlik bir vazgeçiş gibi görünse de aslında işitmek isteyene sonsuz bir es notasıdır. Sevdiğini kaybetmiş birine sessizce sarılmak, yolunu kaybetmiş ve çabalamaktan vazgeçmeye ramağı kalmış birinin yanında sessizce oturmak.. Siz herhangi bir şey söylemeseniz dahi karşınızdakinin “Ben buradayım, yalnız değilsin.” dediğinizi bilmesi.. Sessizliğin büyüsüne ait en basit örnekler bunlar. Kavga, gürültü ve karmaşanın yaşamımızda yer etmesiyle bizlerin kaçış durağı olan sessizlik aslında tartıştığımız halde çözemediğimiz sorunlarımızın, dertlerimizin şifasının da bel kemiğini oluşturabiliyor bazen. Sessizliğe bir şans verip onun parçasını çalmasına izin verdiğimizde aslında içinde bulunduğumuz durumların, yaşadığımız dünyanın ve hayatımızda bulunan insanların bizlere ne denli farklı, özel ve derin geldiğini idrak etmeye başlarız. Her şey ve herkes gibi sessizlikte bir şansı hak eder ve doğru zaman, doğru yer kuralı kendisini dinlemek için kollanması gereken en önemli fırsatlardan yalnızca bir tanesi.
Sessizlik kendi parçasını çalarken bizleri zihin ananın kollarına bırakır ve sonrasını zihin ananın getirmesini bekler. Düşüncelerimiz, hayallerimiz, duygularımız.. Hepsi teker teker sıralanır ve biz bir korku trenindeymişcesine izler, her an tehlikeli bir duruma düşebilirmişiz gibi dikkatle dinleriz onları. Sahnede oynanan oyuna müdahale etmemiz pek mümkün değildir ve koca bir salonun tek seyircisi olarak izlemeye başlarız ana karakteri biz olan oyunu. O zaman anlarız, kelimelerin kifayetinin asla sessizliğin melodisini dile dökmeye yetmeyeceğini. Çünkü o sözler hiçbir zaman sessizliğin dillendirdiği gibi dökülmez ve o şarkı hiçbir zaman sessizliğin söylediği kadar güzel söylenmez. Bu yüzdendir ki yanında susabildiğimiz insanlar aslında en çok konuştuğumuz, kendimizi en çok paylaştığımız insanlardır. Dolayısıyla düştüğümüzde bizi tutanlar da, vazgeçmeye yeltendiğimizde bizlere zeytin dalı uzatanlar da onlardır.
